Yukarı
2

Fecri Polat

Yazıya Sığmayan Kalıcı Sözler (Hikaye Yolculuğuna Devam)

27 Ocak, 2015

Bu yazıyı yüzyıllarca dilleri asimilasyona uğramasına rağmen ayakta kalmış ve bugün varlığını bütün dünyaya Kobanê semalarında kanlarıyla yazarak bir kez daha ispatlayan Kürtlere ve büyük bir zafer kazanan Kobanê’deki kahramanlara armağan ediyorum.

   Her topluluk, değişik unsurlardan teşekkül ettiğinden maddî, manevî bütün kültür ürünleri, ait olduğu topluluğun kimliğini temsil eder. Kültür sahasında her ne varsa, onların hepsinin yansımalarını sözlü kültür ortamında bulmak mümkündür. Sözlü Kültür ise bir milletin hayatında, fertlerin sözlü ve yazılı geleneklerinde yer alan kabulleriyle, müştereklik gücüne erişen ve millî kimliği oluşturan maddî ve manevî faaliyetlerin bütünüdür şeklinde tanımlanmaktadır.

   Sözlü kültür, toplumun ortak malı olan hazır kalıpların deneyimleri pekiştirecek şekilde biçimlendirilmesiyle oluşur ve metinden yoksun olduğu için de toplum belleğinde yüzyıllarca gelişerek varlığını halkın bilincine yerleştirerek sürdürür. Sözle biçimlenen düşünce zaman içinde geliştikçe hazır deyişlerin kullanımı da daha ince bir ustalık kazanır. Hafızada meydana gelen bu birikim ve birikimin yeni kuşaklara aktarımında kullanılan anlatım biçimleri zamanla daha da gelişir.

   Walter Ong'un tespitine göre; insanoğlunun dünya üzerindeki varlığı 30.000-50.000 yıl öncesine aittir. Buna karşılık ilk yazı 6000 yıl öncesine aittir. Bu çerçevede insanlık tarihinin binlerce yıllık bilgi, deneyim ve tecrübesinin sözlü gelenek vasıtasıyla kuşaktan kuşağa aktarıldığını söyleyebiliriz. Tarih boyunca konuşulan binlerce, on binlerce dilden topu topu 106 tanesi edebiyat üretebilecek derecede yazıya bağlanabilmiş, büyük bir kısmı ise hiç yazılamamıştır. Ong, bugün konuşulan 3000 kadar dilden yalnızca 78 tanesinin edebiyat üretebildiği ve yüzlerce dilin kendisini ifade edebilecek bir alfabe ile karşılaşmadığı iddiasındadır.

   İnsanların kendilerini ifade edebilecekleri iletişim kalıplarının oluşması hususunda, sözlü kültür kapsamına, sözsüz gösterime dayanan uygulamaların da dahil edilmesi gerektiği görüşünü ortaya atan Connerton, "günümüzle ilgili deneyimlerimizin büyük ölçüde geçmiş hakkında bildiklerimizin üzerine oturduğu ve genellikle geçmişle ilgili imgelerimizin, var olan toplumsal düzeni meşrulaştırmaya yaradığını" ifade edip "geçmişin anımsanan bilgileri, törensel denilebilecek, uygulamalarla tanışıp sürdürülmektedir" demektedir.

   Yazıyla tanışmış toplumların henüz yazıyla temas etmemiş, merkezlerden uzak kesimlerinde (periferisinde) de ortak kültürel miras ve birikimler, olaylar karşısında alman tavırlar, sözlü kültür ortamı içerisinde üretilirdi. Buna örnek, geleneksel Türk toplumunun ortak hafızası ve vicdanı olan ozanlardır. Söz konusu bu ozanlar milletin hafızasını aktaran bellek konumundaydılar ve toplumsal hayatta gerekli olan bilgiyi üreten dağıtan ve aktaran konumunda olmuşlar sosyal ve siyasi ihtiyaca göre tiplere ayrılarak kültürün, yayılımı ve sürekliliğini sağlama noktasında işlevler üstlenmişlerdir.

İngiliz tarihçi P. Thompson, Afrika kıtasındaki sözlü geleneği değerlendirdiği eserinde yazı öncesi dönemdeki tarihin tümüyle sözlü olduğunu belirtir.

   Brian Hendrson şöyle ifade eder: "Sözlü tarih insanlar tarafından kurulmuş bir tarih türüdür. Hayatı tarihin içine sokar. Kahramanlarını yalnız liderler arasından değil, çoğunluğu oluşturan ve o ana kadar bilinmeyen insanlar arasından seçer. Toplumsal sınıflar ve nesiller arasındaki bağlantıyı dolayısıyla anlayışı sağlar. Ortak anlamları ortaya çıkararak tarihçiye ve sıradan insanlara bir zamana ve mekana aidiyet duygusu kazandırabilir. Sözlü tarih, tarihin kabul edilmiş mitlerini ve baskın yargılarını yeniden değerlendirme, tarihin toplumsal anlamını kökten dönüştürme aracıdır. İnsanlara tarihlerini kendi sözleriyle geri verir. Onlara geçmişi verirken geleceği kurmak için de yol gösterir."

   Sözlü tarih çalışmalarına Avrupa, pek çok ülkeden önce girişmiştir. Hatta İngiltere'de her türden sözlü tarihçiye seslenen yıllık konferanslar düzenleyen ve Sözlü Tarih (Oral History) adlı dergiyi yayınlayan bir Sözlü Tarih Derneği (The Oral History Society) vardır.

   Barry Sanders okuryazar olmanın temelinde birinci sözlü kültür çağının çok büyük etkisi olduğunu belirtir, öyküler sözlü kültürlerin can damarı, masalcı yani öyküleri anlatanlar ise kabile ya da topluluğun yüreğidir. Masalcının anlattığı öyküler sıradan değildir. Bu öyküler insanlara kim olduklarını, inandıkları değerleri bir kez daha hatırlatır; bu öyküler topluluk üyelerini bir kez daha kendine bağlar.. İlk anlatım örneklerini binlerce yıl önce kuşaktan kuşağa aktarılarak gelen mitolojik öykülerde gördüğümüz masallar, destanlar “sözlü kültür” geleneğinin örnekleridir ve okuryazar olmanın temelini oluşturmuştur.

   Öykü dünyası, savunma mekanizmalarının gevşediği, savunma yapan ve sorgulayan aklın yerini bağ kuran, anlam arayan bir psikolojik yapının aldığı sihirli bir dünyadır. İyi anlatılmış bir öykü sadece dinleyeni etkisi altına alıp harekete geçirmekle kalmaz aynı zamanda kulaktan kulağa bir iletişim başlatır. Hiç kimse dinlediği, etkilendiği ve parçası olduğu bir öyküyü başkalarına aktarmaya karşı koyamaz.

   Yüzyıllarca önce Arşimet şöyle demiş: “Bana güçlü bir kaldıraçla güçlü bir dayanma noktası verin, dünyayı yerinden oynatayım.” Arşimet'in bu sözünü ünlü İngiliz yazarı Joseph Conrad(1857-1924) sözcükler için kullanmış: “Bana sözcükleri yerli yerinde, güzel ve etkili bir biçimde kullanma gücünü verin, dünyayı yerinden oynatayım.” Abartılı da olsa, dil ve anlatımın insanlar üzerindeki etkisini vurgulayan bir söz bu. Bir bakıma doğrudur da. Şöyle ki, kimi yazarları okurken kimi kişileri dinlerken yüreğimizde bir titreşim duyarız; anlatımlarında bizi büyüleyen bir tat, bir hava vardır. Bu tat, bu hava büyük ölçüde onların, dili doğru, iyi, yetkin bir biçimde kullanma güçlerinden gelir.

   Mezopotamya’da sözün hakim olduğu yıllar boyunca söz kişiden, ağızdan, anlatandan ve dinleyenden güçlüdür. Odur insana egemen olan. Ancak sözünüzü hangi araçlarla ve nasıl söylediğiniz önemlidir. Ve bu bir anlatı formu oluşturmanızı gerekli kılar. İşte Kürt coğrafyasında bu Dengbej’liktir.

   Dengbej’ler bellek taşıyıcılığı yaptıkları gibi, kendilerine özgün anlatım biçimleri ile de sosyal ve siyasal hayatın güncesini tutmuşlardır. Dengbej’lerin atası sayılan efsanevi Dengbej Evdalê Zeynikê kılamlarında(stran, destan) kayıt ettiği yaşanmışlıklarla Kürtler tarafından Kürtlerin Homerosu olarak değer görmektedir.

   Nietzsche şu gerçeğin altını çizer. Modern dünya Homeros’la büyük bir bakış açısında sahip olmuştur. Bunun öğrenilmiş olduğunu değil, denenmiş olduğunu söylemek isterim. Bu görüşünü yine Nietzsche şu biçimde açımlar. Homeros yapıtlarıyla insanın toplum zihniyetini gelenek ve inanç durumlarını belli bir biçime dökebilme yeteneği anlaşıldı. Bir başka deyişle, Homeros insanın yaşadıklarını, tarihsel ve kültürel belleği aktarabilme, anlatabilme becerisinin olağanüstü bir örneği oldu.

   Milman Parry Homeros şiirlerini konu edindiği doktora çalışmasını 1928 yılında tamamladığında, sözlü kültürün anlaşılması açısından önemli bir eser ortaya çıkmış oldu. Parry bu çalışmada İlyada ve Odysseia destanlarındaki şiirlerin bir uzun iki kısa heceden oluşan altı vuruşluk dizelerle ( Heksametrik dize ölçüsü), bu dize ölçüsünü tutturmak için uydurulmuş sıfat ve kalıplaşmış söz yapılarından meydana geldiğini söyler. Bu yazı biçimi Homeros’un sözlü geleneklerde sıkça görülen sıfat uydurma yeteneği ile birleştiğinde ortaya bol tekrarlı bir şiir biçimi ortaya çıkmıştır.

   Peki, bu çok sayıda standartlaşmış kalıp, heksametrik dize ölçüsü ve bolca tekrar niçin kullanılmıştır? Parry’e ve daha sonra onun çalışmalarını ayrıntılarıyla inceleyen Havelock’a göre sözlü kültürlerde kazanılan, öğrenilen bilginin unutulup kaybolmaması için sürekli tekrar gerekiyordu. Bundan dolayı kalıplaşmış düşünme şekilleri, deyimler ve diğer sözlü geleneği yansıtan biçimlere ihtiyaç duyulmaktaydı. İşte Homeros’ta şiirleri belleğinde tuttuğu şekliyle yani kalıplaşmış söz kümeleri, sık kullanılan sıfatlar ve çok sayıda tekrar yaparak yazıya aktarmıştır. Kuşkusuz bu yöntemlerin hepsi bellekte bilgiyi saklama stratejileri ile ilgilidir.

   Sözlü kültür ‘‘Mesafeli Olmak Yerine Duygudaş ve Katılımcı’’ olmak durumundadır. Ong yazılı kültürlerde bilen ile bilinenin ayrılması meselesini bu özellikte de gündeme getirir ve bilginin bilinenden uzaklaşarak nesneleştiğini söyler. Oysaki birincil sözlü kültür ortamlarında bilen ile bilinen arasındaki yakınlaşma, duygudaşlık ve özdeşleşmelerin öğrenmede olmazsa olmaz koşullardan biridir. Anlatıcının tepkisi kişisel değildir, toplumun ruhunu yansıtan kalıpların içindedir. Anlatıcının aracılığıyla dinleyiciler, anlatının kahramanlarıyla bütünleşir hatta bazı durumlarda anlatıyı düzenleyen kurallar değişir. Anlatıcı olayı direk aktaran birinci tekil şahıs kipini kullanmaya başlar ve herkesi anlatı dünyasının içine çeker.

   Hikâye anlatıcılığı sözlü bir anlatı geleneği olarak sözlü kültürün deneyimlerinin paylaşıldığı ve söz konusu deneyimlerin aktarıldığı bir alan olarak karşımıza çıkıyor. Sözü biriktiren ve hikâyeleri toplayan kişi olarak hikâye anlatıcısı ötekinin deneyimini ve uzak diyarların bilgisini, sözünü bize ulaştıran bir elçi gibidir. Bir sonraki yazıda kendine özgü anlatı biçimleri ile hikaye anlatıcıları olarak tanımlayabileceğimiz Dengbejlik geleneğini irdeleyeceğiz.



Yorumlar

Bu haberde yorum bulunmamaktadir.

Yorum Ekle


SOSYAL MEDYA


MAGAZİN

'Bazılarına kırmızı biber sürecek'

Şarkıcı Gülben Ergen,önceki gün Nişantaşı’nda görüntülendi. Bir mağazada takı bakarken görüntülenen Gülben Ergen,kendisini görüntüleyen gazetecilere adeta vitrin mankenliği yaptı. Nişanta...

TEKNOLOJİ

EDİTÖR'ÜN SEÇTİKLERİ

Bu otlar çok tehlikeli!

Manisa Celal Bayar Üniversitesi (MCBÜ) Hafsa Sultan Hastanesi Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ömür Karakoyun Çelik'ten kanser hastalarına önemli uyarı: Şifa bulmak için başvurduğunuz bitkisel çözümler, organ yetmezliğine neden olabilir.

ÇOK YORUMLANANLAR

ÇOK OKUNANLAR